“Aşk, vermek mesleğidir. Değil almak, istemek dahi ayıptır.”
bir kelebeği, cümleleri, harfleri ve muhatabını ürkütmeyecek hassaslıkta mektuplar lazım kalplere.

bir kelebeği, cümleleri, harfleri ve muhatabını ürkütmeyecek hassaslıkta mektuplar lazım kalplere.

“de bana yürek rızkım, nasıl edilir senin şükrün.”

Sen yalnızlığı sabah ayazında güneşin doğuşunu bekleyene sor…

      Zaten yollarda geçen bir ömrü bir yolculuğa benzetmek çok zor değil. Görüntüde kalabalık olsa da, seninle yolculuk edecek bir elin parmaklarını geçmez. Belki çoğunluğu ise yalnız geçecek. Sabırsız bir varış beklemek ise zaten aynı sürecek yolculuğu zindan etmekten başka birşey değil.

      Başını daha koltuğa yaslar yaslamaz uyuyan bir yolcu talihsiz bir yolcudur. Gözünü açtığında bir görevli yüksek sesle gideceği yerin adını söylemektedir çünkü. Halbuki aynı görevli yol üstündeki hiçbir ağacın, hiçbir dağın, hiçbir gölün, hiçbir köprünün, hiçbir tünelin, hiçbir istasyonun adını söylememiştir, tevafuklar gibi gizlidir hayatta.

        Gün ağarırken evinin balkonuna çıkıp sabahın ilk seslerini duyan, sabahın ilk renklerini gören, ilk rüzgarlarıyla üşüyen bir adamın heyecanında olmak istiyorum. Herkes uyurken uyanık kalmanın hazzını yaşamak için gözlerimi öyle bir açıyorum ki çok geçmeden avlarım bir bir düşüyor kuyuya. Hangi ressam bir pencereden daha güzel bir tablo yapabilir!

        Manzara o kadar hızlı değişiyor ki ressam tablonun köşesine imza atmaya fırsat bulamıyor. Bana doğru koşan bulutlardan hangisine sarılacağımı bilemiyorum. Susasam bir kuyu başıma dikiliyor, yorulsam bir dağın yamacına uzanıyor, üşüsem tarlaları başaklarıyla üstüme çekiyorum.

        Ama yolculuk bu, dur duraksız akıyordu.

        Biraz önce bahar vardı yanımda; başını omzuma yaslamış, kokusu başımı döndürüyordu. Ve ben gözlerimi tablodan ayırmadan  dalları birbirine dolaştıran meyveleri, meyveleri sepetlere dolduran köylüleri, köylüleri düğünlere taşıyan traktörleri seyrediyordum. El çırparak coşkun söyledikleri türküyü duymak istemiş, camı aralamaya çalışmıştım. Demek çok zaman geçmişti  ve ben ellerin daha hızlı çırpıldığını gördüğüm halde türküyü duymamıştım. Olsun, gökyüzüne yükseliyordu sesler.

       Sonra koyu bir bulutla kucaklaşmakla karanlık oldu her yan. Yüzüme vuran zayıf ışıktan camdaki belli belirsiz yansımama takıldı gözüm derken son izlerini bulutun kalbine bırakarak dışarı fırladım. Penceredeki siyah perde açıldı aniden ve ben gördüğüm manzara karşısında donakaldım; kar yağıyordu! Gayri ihtiyari ellerimi yüzüme sürdüm; sakallarım uzamıştı ve bıyıklarımdan buzlar sarkıyordu.

        Şaşkın bir vaziyette kendi kendime konuşmaya başladım; daha dakikalar önce karşımda olup heyecanlandıran o enfes manzaralar bir anda uzak mazinin parçaları gibiydi şiddetle gözlerimi sıkarak hatırıma getirmeye çalıştım hepsini. Ağzımdan çıkan buhar, çok geçmeden camın üzerinde yoğunlaştı ve bu kez puslu bir perde örttü herşeyi. Önce parmağımla “Kış geldi,” yazmak ve harflerin aralığından kışa bakmak geçti içimden. Sonra elime buharı silip seyretmek dışarıyı.

İkisini de yapamadım.

Buharın ardında bırakarak hayatı,

uykuya daldım…

Böyledir mektup bekleyenin hali
Denizi görse rüyasında
Sevinir
Haber var diye…

Gölge olmadan ışık algılanmıyor.

Soğuk olmadan sıcak bilinmiyor.

Şer yaratılmadan hayr işlenemiyor.

Her varlık zıddıyla ancak var oluyor, eksikliğiyle hissediliyor. Sen şimdi uzaktasın ya, en çok şimdi hissediyorum…

Uzak nedir?

Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidecek yer ne kadar uzak olabilir

Ne güzel, diyecektim oysa…

Ne güzel, diyecektim oysa…

Zaten cevabı bulsa uyuyabilecek, insan…

Geceleri yatağıma uzandığımda artık en büyük korkum, beni aklımın odalarında sadece boş bir çınlamanın karşılaması…
Kalkıp kaleme sarılıyorum. ne bir kelime,  ne bir çizgi çıkıyor…
Dilimi yokluyorum son bir umut, hiç bir mırıldanma bile yok…
Sadece uzak bi çınlama kulaklarımda. Uzun zamandır kullanamadığım kalbimin sevinç odalarının yankısı bu…
Kendimi uzaktan seyreden bir yabancı gibi kalakalıyorum.
Ve bir gün bir yabancı olarak uyanmaktan korkuyorum…

Hayatın, çaydan daha süratli akar…

Hayatın, çaydan daha süratli akar…

Sırf bu şarkı için piyano alabilirim gibi geliyor

Insan fıtratı dünyaya yerleşemiyor…

Zindana tıkılmış biri gibi “ah” edip daha geniş bir yer istiyor…

Ama gariptir o hiçbir yere sığmayan insan, bir zerre anı ve hayal içine o dünyalara sığmayan kalp ve fikrini sığdırabiliyor. En şiddetli hissiyat ile o saniyecik içide dolaşabiliyor ve yaşayabiliyorsun.

  archive